Ayten Timuroğlu ve İncir Ağacı

Sevgili arkadaşım, ressam Ayten Timuroğlu’ nun son sergisinin konusu  ‘İncir Ağacı’ . Serginin ilk çalışmalarını atölyesinde görmüştüm ve doğanın en az ilgilendiğimiz yanıyla, o odunsu/ kaba malzemeyle neler yapabileceğini/ yapılabileceğini merak etmiştim… Sevgili Ayten, yaşamı güzelleştirmek, bir başka söylemle; çevreyi yeşille buluşturmak, meyveyle, çiçekle yaşanılır kılmak adına çabalayan ana gövdeyi ve kollarını çizerek, resmederek, bize neler göstermek istiyordu?

Sergiyi gezmeye başladığımda siyah-beyaz dallar ve ağaç gövdeleri karşıladı beni… Birkaç tabloda kullandığı yeşil yapraklar ve insanı şaşırtan kırmızı zincirler dışında doğanın tüm renkleri gizlenmişti. Kıvrımlar, budaklar, açılış ve kapanışlarla bir orman gürültüsü yaratılmıştı sanki… Oturdum ve dinledim o sesleri…

O odunsu/ kaba malzeme; gökyüzünü omuzlarında taşıyarak, gökle yeri ayırıp canlıların yaşamasını sağlayan Atlas’ ın ta kendisi olduğunu fısıldadı bana… Suyun, temiz havanın, ayaklarımın altındaki toprağın, insanlığı dolaşan bilginin özü olduğunu fısıldadı… 6-7 yaşlarındaki oğlumun, ünlü ‘Uzay yolu’ dizisini izlerken dile getiriverdiği isyanı anımsattı: “Ben uzayı hiç sevmiyorum anne. Ağaçlar yok, kuşlar yok.” Demişti de, herkesin ekrandan gözlerini alamadığı bir macerada, eksik olanı görmesinden mutlu olmuştum…

O odunsu/ kaba malzemeyi kullanan ressam da, insanın can damarlarına benzer dalları çizerek, insanla ağaç arasındaki ilişkinin yaşamsallığına dikkat çekiyordu belli ki… Bıçak kesiği gibi gözüken her çizgi, her son, ağaç kıyımlarına birer göndermeydi…

Bir başka gönderme de,  ağaçlara nasıl hoyratça davranan bir toplumsak, kadınlara da o kadar değerbilmezlikle yaklaştığımıza mıydı, bana mı öyle geldi?  Ağaçların arasına gizlenen kadınsı bedenler gördüm ben… Onlardan biri,  bir tabloda kırmızı zincirle sarmalanarak, gerçek kabalığa, güzel olmayana dikkat çekiyordu aslında… Kırmızı zincirin kullanıldığı bir başka tablo, baktıkça boğulma duygusu verdi bana. “Zincirlenmiş insan da, incir ağacı da yalnızca ölüme yol alır” dedim kendi kendime…

Ağaç budaklarıysa, ustaca yerleştirilerek, kadınsı ağaç gövdesini gözetleyen gözlere dönüştürülmüştü. Kadının ne yapması, nasıl giyinmesi konusuna takılıp kalmış, düşünce üretemeyen bazı toplumları mı eleştiriyordu acaba? Bir başka tabloda semazenler saklıydı ve semahın tanrıdan gelip toprağa gidileceğini simgelediği hareketle,  ağaçla bütünleşmiş, bir olmuşlardı… Oturduğum yerde, sergideki bütün yapıtların tek ve biricik olduğunu sezerken, bir ve bütün olduğunu da anlamanın mutluluğunu yaşadım…

Doğa, incir ağacı, kertenkele, insan… Hepimiz bir bütün ve hepimiz çok farklıydık… Hepimiz  hayatta kalma savaşının birer parçasıydık ve birbirimize saygı göstermekten başka şansımız yoktu..  İnsanı tek tip yapmaya çalışmak da, insan algısındaki çeşitliliği yok etmek de olası değildi…

O odunsu/ kaba malzemeyle yepyeni bir imge yaratan Ayten Timuroğlu;  bir halk deyimi olan ‘ocağına incir ağacı dikmek’, yani evini barkını yıkmak, ailesine büyük zarar vermek sözünü de yerle yeksan ediyordu… Yaş olduğu için iletkendi incir… hepsi bu…

İncir ağacının, dünyamızın en eski bitkilerinden biri olduğunu düşünerek ayrıldım sergiden.  Antik çağın da zamanımızın kültürünün de bir parçasıydı incir… Bense Büyükada’ da okula giderken, uzanıp dalından meyve topladığımız incir ağaçlarını, elime bulaşan sütün tadını anımsadım yeniden… Egeli kadınlardan öğrenerek kuruttuğum incirlerin, tuzla ballanmasına, tatlanmasına bugün bile şaşırdığımı anımsadım…

Sevgili arkadaşım… Doğa, yaşam, mitoloji, kadın, özgürlük… Çocukluğum ve anneliğim… Hepsini bir sergiye nasıl sığdırdın?

 

Zerrin Taşpınar